Raziye Aytaç

Raziye Aytaç

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi

RAZİYE AYTAÇ

Geriye dönüp baktığım an, her şey bir film şeridi gibi gözümün önünden geçiyor, insan bir tane bile sonu mutlu biten bir filme şahit olmuşsa ne şanslıdır.

Bundan iki yıl önce üç kadın bir otel odasında sabaha kadar konuştular; Rengin, Gülsen ve ben. Niyetleri bir armağan vermekti hayata, bunun ne olabileceğini tartıştılar uzun süre ve nihayete erdiğinde tartışma filizlenen fikir ruhumuza ve aklımıza sirayet etti, düşündüğümüz şey bir çocuğa dokunmaktı, bir çocuğa dokunmak, bu asla gelişigüzel söylenebilecek bir cümle değil. Biz dedik ki biz o çocuğa dokunacağız ve bir daha kader diye bir şey olmayacak, biz öyle bir dokunacağız ki umut dolacak topraklarımız.

Ondan sonradır ki kahramanlarımızın desteğini de alarak yanımıza başladık çalışmaya, ilkin düşündük çok düşündük! Amacımız bir yaşamı iyiye götürmekti ve bu yüzden bir çocuk ile iletişim kurabilmek için gerekli donanıma sahip olmalıydık.  Kahramanlarımız burada devreye girdi ve biz toplam iki yıl geçirdiğimiz bu sürecin yarısını Baltaş Grubu’nun birbirinden değerli eğitmenlerinden eğitim alarak geçirdik, bunlardan birkaçının altını çizmek istiyorum; “sağlıklı kızgınlık” örneğin, bu eğitimden sonra; tepkilerimizin ne anlama gelebileceği, kendimiz doğru ifade edebilmenin doğru bir iletişim için ne denli değerli olduğunu öğrendik. Bunun gibi bizi sadece çocuklarımız ile kuracağımız diyaloglar için değil çok boyutlu geliştirecek bilgiler verildi. Bunun yanı sıra “etkili iletişim, toplumsal cinsiyet eşitliği, yeşil yakalı olmak, stres yönetimi…” gibi başlıklarından anlaşıldığı üzere hayatımızın kilit noktalarına vurgu yapan bizi çocuklarımızla tanışmaya hazır hale getirirken iş hayatına, sivil toplum gönüllüsü olmaya hazırlayan eğitimler bizi amaçladığımız yere taşıdı. Büyük bir özveri ile bir yıl boyunca eğitimlere katıldık ve akabinde on bir genç kadın on bir birbirinden özel çocuk ile bir araya geldik, çocuklarımız ülkenin dört bir yanında yaşıyordu; Gaziantep, Manisa, Diyarbakır, Mardin, Van, İstanbul, Yalova, Adıyaman. Çocuklarımızın kim olacağına karar verirken onların sosyo-ekonomik açıdan diğer çocuklardan dezavantajlı olması fakat öğrenmeye açık, istekli çocuklar olmasına özen gösterdik.  Çocuklarımızın her birinin hikayesi o kadar anlamlı ve özel ki onlarla beraber olmanın ifadesi yok.

Çocuğumun hikayesini anlatacağım; Gaziantep’liyim ve orada yürüttüm projeyi, küçük kardeşimin ismi Özge, 11 yaşında, onunla tanıştığım ilk an verdim onunla beraber olmaya bu yolda çünkü asla 11 yaşında bir çocuk olmadığını gördüm gözlerinde, üzerinde inanılmaz bir olgunluk vardı, çok şaşırdım ve etkilendim doğrusu, sonra birbiri ardına yaz boyunca altı görüşmemiz oldu, önce birbirimize alışmaya çalıştık. En önemli amacımız onlara hayatı sorgulayan bireyler olması için bir adım attırmaktı, elbette dayatarak değil onlara sorular sorarak, düşünmelerine yardımcı olarak, düşüncelerine değer verip onları dinleyerek, yapmaya çalıştık bunu. Küçük bir örnek vereceğim; ilk görüşmemizde bana doktor olmak istediğini söyledi Özge ama gözleri ışıldayarak bahsettiği şey resim yapmaktı gözle görülür bir farklılıktı bu, o kadar yetenekli ki üstelik, neden doktor olmak istiyorsun diye sorduğumda bunu ailesinin istediğini fark etmeye başladığını gördüm. Basit soruların dahi sorulmadığı, bilinçsiz bir ailenin çocuğuydu Özge, aslında bakarsanız ülkemizde pek çok çocuktan birisiydi bu anlamda.

 

 

Sonraki görüşmelerimizde bana ressam olmayı istediğini söylediğinde derin bir mutluluk duydum. Sevdiği, ilgi duyduğu bu alanın aynı zamanda değerli ve önemli olduğunu anladığını gördüm. Özge çok başarılı ve zeki bir çocuk, Gaziantep’te sınavlarda derece yapıyor, eğitim noktasında pek çok yarardan mahrum kalmasına rağmen ama gördüğüm o başarıyı aslında algılayamayışı ve doğru kullanmayışıydı, onunla beraber ülkemizin en güzel liseleri hakkında sohbet ettik, ve onu bu yıl bursluluk sınavına hazırladık, eğitim hayatı için neler yapabiliriz diye düşündük.  Son görüşmemizde bursluluk sınavının güzel geçmesini kutladık.

Algılarının çok açık olduğu bu zamanında Özge’ye kitap okumaya teşvik etmek adına beraber kitaplar okuduk ve üzerine konuştuk, önemli dünya çocuk klasiklerinin çoğunu onun ve projemizin sayesinde bende okudum, çocukluğumuzu yeniden yaşamak için ikinci bir fırsat gibiydi paylaşımlarımız. Bir görüşmemizde doğa konusunu ele aldık ve beraber film izledik, yeşil yakalı olmak ne demek, çevremizi korumak için neler yapabiliriz gibi hayvanlara ve doğaya karşı duyarlılığımızı arttıran konular üzerine konuştuk, zamanla birbirimize alıştık ve bağımız gittikçe güçlendi. En önemli görüşmelerimizden birisi ise Özge ile toplumsal cinsiyet eşitliğini konuştuğumuz ve bununla ilgili bir oyun oynadığımız buluşma oldu. Bu oyunda farkına varmadığımız ve aslında tüm hayatımıza sirayet eden cinsiyet eşitsizliğini bize soran oyun kartları vardı. Bu toplumsal cinsiyet eşitsizliği kitini Özge’nin arkadaşları ve kuzenleri ile oynadık, annesi de yanımızdaydı, o zaman gördüm ki henüz yolun başındayız ve aşmamız gereken çok şey var çünkü henüz çok küçük olan bu çocuklarda bile hepimizin normal karşıladığı, kadınları yok sayan, ötekileştiren zihniyetin tohumları serpilmiş, büyük üzüntü duydum fakat bu ümitlerimi yitirmemin aksine ne kadar doğru bir yerde ne kadar doğru bir şey yaptığımı fark etmemi sağladı. Oyun oynayarak bir çocuğun ne kadar farkındalık kazanabileceğini gördüm, oyunda çocuklardan cinsiyetçi cümleleri sorgulamaları ve düzeltmeleri isteniyordu, Özge’nin kuzeni “tabi ki erkekler ütü yapmaz” diyerek başlasa da oyunumuza sadece birkaç saat içerisinde cümlelerin içerisinde yakalaması gereken ayrımın farkına varmıştı bile bir süre sonra ben konuşmadım ve Özge oyunun modaretörü oldu, benden iyi yönetiyordu, çocuklarımız o kadar akıllı ki her şeyi çok çabuk kavrıyorlar, iyiler de kötüler de dahil buna.

Pandemi dönemini yürütüşümüz ise online olarak aldığımız eğitimler ve çocuğumuz ile yaptığımız online görüşmeler ile devam etti. Bizlerin bile çok zorlandığı bu süreçte küçük kardeşlerimizin eve kapanıyor olması onlar için adeta yıkım niteliğindeydi ki bizim orada hala çocuklar sokaklarda koştururlar. Özge ile yaptığım online görüşmelerde bursluluk sınavına çalışmasını motive edici, konuşmalar yaptık. Ev hayatında etkin rol oynaması için konuştuk, Özge ilk kez onu evime davet ettiğimde mutfağa girmişti ve beraber kek yapmıştık, annesi onu mutfağa asla sokmazdı fakat bu süreçte Özge ile bunun bir şekilde yolunu bulduk, annesini ikna ettik, evde küçük kardeşleri ile spor yapabileceği oyunlar kurduk. Proje dönemini resmi olarak bitirişimiz olan son görüşmenin konusunu ise aldığımız ilk eğitim olan “etkili iletişim” olmasının güzel olacağını düşündüm. Empatinin, sempati ve antipatiden ayıran noktaları üzerine örneklerle konuştuk, Özge’nin hayatına uyarladık.  Akabinde Özge’ye projenin bir döneminin bittiğini ve bunun asla bir veda olmadığını ve varlığının benim için çok değerli olduğunu anlattım, paylaşımlarımızın devam edeceğinden bahsettim, onu çok sevdiğimi söyledim, Özge’yi çok seviyorum ve onunla ilgili bir şeyler yazıyor olmak, sesini duyma isteği uyandırıyor.

Özge bir yıl boyunca resim kursuna gitti, sevdiği bir alanda onu destekleyenler vardı, diğer çocuklarımızın hepsi içinde durum buydu, kurslara gittiler, sorgulayan bireylere dönüştüler.

Aldığım geri dönütlerden bahsetmek istiyorum. Yaptığımız görüşmelerin Özge’de yarattığı değişiklikleri bugün ki konuşmalarımızdan anlıyorum. Diyebilirim ki Özge’nin bize kadın erkek eşitliği ile ilgili kuracağı cümleler var. Özge onunla ilk karşılaştığımda o pırıl pırıl zekasını körleştirecek kitaplar okurken şimdi birbirinden değerli klasikleri okumuş ve hayal dünyasında diyardan diyara koşturan bir çocuk, Özge artık değerlerin ve başarının birbiriyle harmanlandığı bir yerde. Özge ile beraber yaptığımız son görüşmeyi hatırlıyorum, bir çocuğun sevildiğini, özel ve değerli hissetmesinin ona aşılayacağı özgüveni gözlerinde gördüm, öğretmenimin saçlarımı okşadığı zamanlar duyduğum gururu benzetiyorum bunu, bu kadar paylaşımdan sonra hiçbir şeyin kaldığı yerden devam etmeyeceğine inancım tam.

 

Özge’nin annesi bana “Sana Özge’nin duaları yeter.” demişti. Bunun adı dua olur, dilek olur, enerji olur, tek bildiğim birbirimizi her zaman hissedeceğimiz.

Eğer gökyüzüne bakmayı bilirseniz orada sayısız güneş olduğunu göreceksiniz.